Bir talebe düşünün… Medreseye kaydolmuş, Arapça öğrenmeye niyet etmiş. Sarf, nahiv derslerine girmiş ama işin pratiğine hiç bulaşmamış. Yani kitap var, ders var; fakat hayatla temas yok.
Bir gün izin alıp köyüne dönüyor. Köydeki gençlerden biri, belki de merakla, belki de hafif bir imtihan niyetiyle soruyor:
“– Arapça deve ne demektir?”
Talebe duraksıyor. Çünkü deve nedir, ne işe yarar, hayatta neye karşılık gelir; bunları henüz bilmiyor. Büyük meseleleri öğrenmeye sıra gelmemiş. Bilgi var ama anlam yok. Sessizlik uzayınca köylü bu kez daha basit bir soru soruyor:
“– Peki, bit ne demektir?”
Talebenin cevabı hazır:
“– Öyle küçük şeyler medresede öğretilmez.”
İşte mesele tam da burada başlıyor.
Yıllar geçiyor, insanlar bilgiyle doluyor ama hikmetle tanışamıyor. Büyük kavramlardan konuşuyoruz; adalet, medeniyet, insanlık diyoruz. Fakat gündelik hayattaki küçük ama belirleyici ayrıntıları görmezden geliyoruz. Deve gibi büyük meseleleri anlamadığımız hâlde, bit kadar küçük sorunları da küçümsüyoruz.
Sorulduğunda “Büyük şeyleri öğrenmedim” diyoruz. Küçükler içinse “tenezzül etmedim” cevabını veriyoruz.
Oysa hayat tam da o “küçük” denilen şeylerin toplamı değil mi? İnsanı insan yapan, bilgiyi anlamlı kılan, öğrenmeyi değerli hâle getiren; deveyle birlikte biti de bilmektir. Büyük laflar etmeden önce, küçük hakikatlerle yüzleşmektir.
Belki de asıl sorun, neyi öğrendiğimiz değil; neyi öğrenmeye değer gördüğümüzdür.
Yorumlar